Bir Zamanlar Masumduk


Bir Zamanlar Anadolu'da

Geçenlerde yeni doğan yeğenimi görmek üzere özel bir doğum hastanesindeydim. Koridorlarda hemşireler yeni doğmuş bebekleri taşıyorlar, özel korumalı minik sedyelerde. Kimi bebeklerin etrafı dikdörtgen saydam duvarlarla örülmüş, kimilerinin üzerine oval bir cam örtülmüş; adeta akvaryumlarda, fanuslarda yeni geldikleri dünyanın mikroplarından korunan bir sürü bebek. Erken doğan el kadar bebekler var; incinir diye dokunmaya korkarsınız. Belki kendilerince avazları çıktığı kadar bağırıyor, acıya dayanamayıp feryat ediyorlar ama cüsseleri ancak vızıltı çıkarmaya yetiyor o güçsüz ve masum bebeklerin. Kimin olduğunu düşünmeksizin gördüğünüz her bir bebeğe şefkat ve sevgi ile bakıyorsunuz; endişe ediyorsunuz sağlığından ve her bir ailenin mutluluğuna elinde olmaksızın katılıyorsunuz gülümseyen ve umut dolan yüz ifadeleriyle. Yeryüzünde o bebeklerden daha saf, daha masum hiçbir varlık olmadığını hissediyorsunuz sorgulamaksızın.

Sonra kalbi en kararmış kötü insanların, en vahşi katillerin bile bir zamanlar bebek oldukları aklıma geliyor. Bildiğiniz en kötü insan bile bir zamanlar bebek olarak saflığı temsil ediyor, etrafında kümelenmiş insanların yüreklerini ısıtıyor ve yüzlerini güldürüyordu. Er veya geç o an geliyor ve herkes birer birer masumiyetini yitiriyor. Her yeni doğumda masumiyetini yitirmiş büyükler, masum bebeklere bir camın ardından bakıyor etkilenmiş gözlerle.




Bu düşüncelerle Bir Zamanlar Anadolu’da filmini çağırıyorum zihnime ve Nuri Bilge Ceylan belki de “bir başka yiter Anadolu’da masumiyet” demek istiyor diye düşünüyorum. Film boyunca yaşanan kötülükler karşısında tepkisini koyan sadece baş komiser olsa da zararı sadece kendine dokunanlar veya yalanı sadece kendine söyleyenler de biliyorlar az veya çok masumiyetlerini kaybettiklerini. Bazen muhtarın kızını gördükleri an olduğu gibi saf güzellikten ve el değmemişlikten etkileniyorlar, bazen bir çocuğun öfkesinden. Finalde pencereden ilkokul bahçesindeki çocukları izlemeye başlamadan hemen önce doktorun da bir şeyleri ört pas etmeye çalışması son masumumuzu kaybettiğimiz anlamına gelmesin; o zaten gençlik ve çocukluk fotoğraflarına baktıktan sonra aynaya karşı haykırıyor gözleriyle, saf bir şeylerin özlemini çektiğini. Top oynayan çocukları izleyişi, cıvıltısını dinleyişi boşuna değil. O, baş komiserin düşündüğü gibi görev yaptığı şehirden değil, pencerenin dışındaki masumiyeti görürken pencerenin içindeki yitirilmiş masumiyet alanında olmaktan mutsuz olsa gerek.




Masumiyetin çekiciliğini, etkileyiciliğini oyuncusu üzerinde değil de seyirci üzerinde kullanan diğer bir sahne için Sergio Leone’nin Bir Zamanlar Amerika’sına gitmek gerekiyor. Masumiyet eşiğine dair bildiğim bu en etkileyici sahnede Patsy’nin ilk cinsel deneyimini yaşayabilmek için Peggy’ye ücret olarak vereceği pastayı, onu beklerken dayanamayıp yemesi sadece komedi öğesi içerdiği için gülümsetmiyor. Aslında orada bir çocuğun masumiyetini yitirmeye çalışmasına rağmen bunu becerememesine tanıklık ederken şefkat duygularımız da harekete geçiriyor. Yakında bilerek ve isteyerek kötülük yapacağını biliyor olmamıza rağmen belki bir gün daha çocuk kalacak olması seyircinin kalbiyle iletişim kurmanın beyazperdedeki en güzel örneklerinden biri olarak belleklere kazınıyor.

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...