2010 Sinefil Bellek Raporu


Kayıp Otoban, 2010 yılında salonlarımıza konuk olmuş en iyi 20 filmi listeledi. Toplam 252 seçeneğin içerisinde pek çok önemli yönetmenin de eseri yer aldı.

François Ozon, “Yuva” (Le Refuge) filmi ile Ölüm Üçlemesi’ni bitirdi. Robert Rodriguez, Ethan Maniquis ile beraber yönettiği “Ustura” (Machete) filminde Danny Trejo’nun canlandırdığı popüler Desperado yan karakterinin mirasını yedi. Ridley Scott, “Robin Hood” ile heyecan veren, beklentiye sebep olan isimler listesinden çıkmak için elinden geleni yapmaya devam etti. Jane Campion’un 2009 yılında Altın Palmiye için yarışan filmi “Parlak Yıldız” (Bright Star) kostüm dalında da pek çok ödül adaylığı başarısı sağladı. Vizyona girmeden önce Altın Portakal Film Festivali kapsamında da izlenen “Aşkım” (Chéri), Stephen Frears çizgisinin altında kaldı. Michelle Pfeiffer'ın yakın plan çekimleri büyülenme etkisi vermekten maalesef uzaktı. Yılın en fazla merak edilen filmlerinden biri olan, özellikle yönetmen koltuğunda Tim Burton’ın oturması dolayısıyla da heyecanlandıran “Alis Harikalar Diyarında” (Alice In Wonderland) ise büyük hayal kırıklıkları yarattı. Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya bir ivme yakalatmak için Dünya Rugby Şampiyonası’nın harika bir fırsat olduğunu düşünmesiyle başlayan başarı hikayesi “Yenilmez” (Invictus), Clint Eastwood’un yönetmenlik çizgisine uygun ve vasatın üstünde bir film olarak kariyerine eklendi. Pedro Almodóvar, “Kırık Kucaklaşmalar” (Los Abrazos Rotos) ile filmlerini Cannes’da görücüye çıkarmaya devam etti ancak “Yeni Almodóvar filmi” olmaktan öteye geçip hakkında bir şeyler söyleme isteği uyandırmadı.

Yılın en çok konuşulan filmlerinden birine David Fincher imza attı. Konu sosyal medya ve Facebook olunca popülerliği daha proje aşamasında yakalayan “Sosyal Ağ” (The Social Network) genel olarak beğenilmiş ve uyarlama olarak başarılı olmuşsa da Kayıp Otoban’ın gönlü, sosyal medya çılgınlığını üretici Mark Zuckerberg üzerinden değil, kullanıcılar üzerinden perspektife alan bir film seyretmeyi daha çok arzulamaktaydı. Karikatür eseriymişçesine ilk bakışta kendini belli eden karakterlerin, özellikle ses tonu ile alay konusu olabilecek kadar göze batan yüzeysel tiplemelerin varlığı, sosyolojik incelemeler de bulabileceğimiz beklentisiyle izleyip avucumuzu yaladığımız filme yakışmadı. Peter Jackson’ın, 1994 tarihli muazzam filmi “Heavenly Creatures” tadını alarak ve yönetmenin fantastik sinemadaki ustalığına güvenerek güzel duygularla izlemeye başladığımız son filmi “Cennetimden Bakarken” (The Lovely Bones), tadı kaçan duygu bombardımanı, nihayete ermek bilmez final arayışları ve ilahi adalet takıntısı ile zihinlerimizden akıp gitti. Sinemaya yeni bir soluk katarak hızlı bir yükseliş yaşadıktan sonra kendini tekrar edip duran, kurgu ve anlatım tekniğinin bir karış ilerlemediği sinir bozucu bir isme dönüşen Guy Ritchie, “Sherlock Holmes” ile zincire bir halka daha ekledi. Ancak film, eğlence ve aksiyon yönünden zengin oluşu sebebiyle popcornlarımızı yerken güzel vakit geçirmemize yardımcı oldu. “Kim Kiminle Nerede?” (Whatever Works) filminde Woody Allen’ın kanıksadığımız tüm özellikleri Larry David’in bedeninde de başarıyla hayat buldu. “Hayata Çalım At” (Looking For Eric) ile Ken Loach, heybetli bir Eric Cantona posterinden yola çıkarak karakter falı baktı ve öyle manalar, öyle nitelikler çıkardı ki; 15 sene önce çekilseydi Eric Cantona’nın ihtiyaçtan böyle bir film ısmarladığına dair şüpheler uyanabilirdi.

Bir yönetmen olarak Ben Affleck, ikinci filmi “Hırsızlar Şehri” (The Town) ile oyunculuk kariyerinden daha fazla heyecan veren bir isim haline dönüşmeye başladı. Tom Ford’un hemen herkes tarafından başarılı bulunan ilk filmi “Tek Başına Bir Adam” (A Single Man) özellikle Colin Firth’ün oyunculuğu ve görüntü yönetimindeki başarısı ile alkışı da hak etti. Rob Marshall’ın Federico Fellini başyapıtı 8½’u müzikalleştirdiği “Nine” filmi Daniel Day-Lewis, Marion Cotillard, Penelope Cruz, Nicole Kidman, Kate Hudson, Judi Dench, Sophia Loren’li kadrosuyla iştah kabartırken günümüze mi uyarlandığı yoksa aynı dönemde mi kalındığı ya da Hollywood’a mı uyarlandığı yoksa asıl topraklarına sadık mı kalınmaya çalışıldığı anlaşılamayan, güzel bölümler içermesine karşın bütünde hakimiyet sağlanamamış hissi veren haliyle kararsızlıklar yarattı. 1998 tarihli “Hayat Treni” (Train de Vie) ile herkesin sempatisini kazanmış yönetmen Radu Mihaileanu, “Paris’te Son Konser” (Le Concert) ile yine sıcak bir hikaye sunup gülümseme yaratsa da çıtayı yükseltemediği gibi senaryosu fazla zorlama olduğu için hafızalara kazınan bir eser bırakamadı. Kirk Jones’un filmi “Herkesin Keyfi Yerinde” (Everybody’s Fine) keyifli bir uyarlama olarak vasatın altında kalmazken Harald Zwart’ın “The Karate Kid” uyarlaması ise oldukça farklı ve yine keyifliydi. Helen Mirren ve Christopher Plummer'a Oscar adaylığı getiren “Aşkın Son Mevsimi” (The Last Station), Kanada’dan gelen bol ödüllü bir ilk film “Annemi Öldürdüm” (J’Ai Tué Ma Mère), Altın Palmiye sahibi Tayland filmi “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor” (Loong Boonmee Raleuk Chat), Lee Daniels’ın çarpıcı ve acı dramı “Acı Bir Hayat Hikayesi” (Precious), bu kez 3. boyuta kavuşan başyapıt animasyonun devamı “Toy Story 3” (Oyuncak Hikayesi 3), kapalı alan geriliminde son nokta “Toprak Altında” (Buried) yılın diğer dikkat çeken filmleri olarak akıllarda kaldı.
 
Türk Sineması açısından bakıldığında “Eyyvah Eyvah” seyircilerin gönlünde taht kurdu. Cem Yılmaz, kendi projesi “Yahşi Batı” ile değil, “Av Mevsimi” filmindeki oyunculuğu ile takdir topladı. Ne var ki aynı alkışı filmin bütünü hak edemedi. Altın Portakal galibi “Çoğunluk” ve “Kara Köpekler Havlarken” filmleri de beğeni kazanırken Erkan Can’ın uzun zamandır ardı ardına ufak ve benzer rollerde görünmeye devam etmesi mutsuzluk vermeye başladı. Selim Demirdelen’in psikolojik dramı “Kavşak” da izlenmesi gereken filmlerimizden bir diğeriydi. 

Ve geçiyoruz listemize...

20. “Şantaj” (Stone)



Robert De Niro ve Edward Norton’ın başarılı oyunculukları ile yükselen bu John Curran psikolojik gerilimi, süresi boyunca ilgiyi ayakta tutarak yılın başarılı yapımlarından biri olarak öne çıktı.

 
 
 
 
 
19. “Beyaz Bant” (Das Weiße Band / The White Ribbon)



Ahlaki kurcalamalarına geçmişe giderek devam eden Michael Haneke son filminde harika siyah beyaz görüntü çalışmasıyla mest ederken uzun süresi ve temposuyla sıkılgan ruhlara elde sıkılan çamaşırmış hissiyatı verebilir.



 
 
 
18. “Deccal” (Antichrist)


Yaşadığı ağır travma sonrası yolculuğa çıkarak korkularıyla yüzleşmeye çalışan çiftin vardığı noktaya tanık olmak izleyiciyi de hayli zorladı. Önceden beri izleyicinin ruhunu kemirmeyi seven yönetmen ayrıca görüntü çalışmasıyla Andrei Tarkovsky eşiğini yakalamaya çalıştı.

 


 
 
17. “Ay” (Moon)



Sam Rockwell’in sırtlayıp götürdüğü Duncan Jones filminde yapay zekanın iyi niyetli olmasından başka orijinallik yoktu aslında. Ancak psikolojik bilim-kurgu severler için keyifle izlenen başarılı bir denemeydi.

 
 
 

 
16. “Centilmen” (The American)


Büyük isimlerin fotoğrafçısı, başarılı klip yönetmeni Anton Corbijn daha önce fotoğrafçılığını da yaptığı Joy Division grubunun vokalisti Ian Curtis üzerine yarı belgesel olan “Control” ile yönetmenliğe soyunup harika bir film ortaya koyduktan sonra George Clooney’in de desteğiyle bu yöndeki kariyerine daha iddialı ve farklı bir projeyle devam etti. “Control” kadar parlak sonuçlar vermese de anlatım tarzı ve kadrajlardaki başarısı gözlerden kaçmadı.




15. “Sihirbaz” (L’Illusionniste / The Illusionist)



Jacques Tati’nin senaryosunu animasyon olarak perdeye taşıyan Sylvain Chomet’ye sonsuz teşekkürler. Doğrudan yüreklere hitap eden film her Tati eseri gibi herhangi bir lisan bilmeye ihtiyaç bırakmazken Les Triplettes de Belleville’den sonra başarısını devam ettiren Chomet, adeta Tati’ye yeniden hayat verdi.

 
 
 
 
14. “Ciddi Bir Adam” (A Serious Man)



Eğlence yüklü yada sansasyonel bir hikayesi olmasa da buram buram Coen Kardeşler kokan bir film izledik. Hakiki Coen karakterlerinden biri ile daha tanıştık ve hayatına ansızın girip ansızın kaybolduk. Ve yine dingin devam eden hayatının kırılma anlarına tanık olduk. Her zamanki gibi enfes bir deneyimdi.

 
 
 
 
13. “Gir Kanıma” (Låt Den Rätte Komma In / Let The Right One In)



Tomas Alfredson’un 2008 tarihli, şanı kendinden önce gelen filmini geç de olsa seyretme şansına kavuştuk. Vampir filmleri kataloğuna belki de en duygusal yaklaşımı katan yapım, merak ve gerilim duygusundan çok sevgi ve fedakarlık ekseninde gezerek farklılık yarattı.

 
 
 

12. “Aklı Havada” (Up In The Air)



Hem eğlence amacı güden sinema severleri, hem de sinefilleri memnun etmeyi başaran Jason Reitman, finale kadar sürükleyen, bir an olsun ilgiyi kaybetmeyen bir romantik dram kotardı.

 
 

 
 
11. “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin” (How To Train Your Dragon)

Pixar’ın gölgesi altında yıllardır bocalayan ve hayvanlar aleminden seçerek betimledikleri şaklaban karakterlere kaba espriler yaptırmaya ısrarla devam eden DreamWorks nihayet doğru yolu buldu ve bulmakla kalmayıp şimdilik 2010 yılı için Pixar’ın bileğini bükmeyi başardı. Ejderha avcısı Vikingler arasında farklı bir çocuk olan Hiccup’ın ejderhalarla ilişkisi ve hikayesini hem duygusal, hem sürükleyici, hem de eğlenceli bir film olarak başarıyla kotaran yönetmenler Dean DeBlois ve Chris Sanders, DreamWorks’e alkışı hak ettirdiler.




10. “Uzaklara Gidelim” (Away We Go)


Her yeni filmi ile kariyerini güçlendiren, günümüzün az sayıdaki boşu yok yönetmenlerinden Sam Mendes bu küçük çaplı, bağımsız tadındaki filmi ile başta şaşırtsa da yine başarılı bir iş çıkardı. Burt ve Verona’nın hamilelik döneminde destek bulmak amacıyla başladıkları ancak hayal kırıklıkları yaşayarak kapı kapı, hatta şehir şehir dolaşmak zorunda kaldıkları yolculuklarını izlerken yüzleştiklerimiz buruk gülümsemelere yol açtı.




9. “Zindan Adası” (Shutter Island)


En kötü filmi bile iyi çekeceği su götürmez yönetmen Martin Scorsese’den gizem dolu bir psikolojik gerilim. Leonardo Di Caprio’nun canlandırdığı karakterin çözümlenmesi üzerine kurulu senaryo, filmin ilk yarısını başka gözle, ikinci yarısını bambaşka gözle izlememize sebep oldu. Ayrıca Scorsese’nin Di Caprio ile çalışma ısrarı devam ederken aktör, Revolutionary Road’da sınıf atlattığı harika oyunculuğunu bu filmle de devam ettirdi.




8. “Dr. Parnassus” (The Imaginarium Of Doctor Parnassus)

Fantastik sinemanın önde gelen iki isminden Tim Burton hayal kırıklığı yaratınca akabinde vizyona giren Terry Gilliam filmine odaklandık. Heath Ledger’ın ansızın ölümü ile yarım kalan filmi tamamlamak için Gilliam’ın bulduğu formüle şapka çıkardık. Bu formülle filme dahil olan Johnny Depp, Colin Farrell ve Jude Law’ın kariyerinin zirvesinde yaşama veda eden Ledger ile aynı karaktere can verdiği film başladığı noktadan farklı bir noktaya gelmiş olsa da tamamlanmış olmasına ve bu filmin Ledger’in son filmi olarak sinema severler ile paylaşılmasına sevindik. Tıkanmış zihinlerde yelken açmayı seven Gilliam bu kez Parnassus’un aynasını kullanarak saklı derinlere inip şahsına münhasır filmlere bir yenisini eklemiş oldu.


7. “Kutu” (The Box)


Donnie Darko ile ilk filmden zirveye çıkmış olmanın cilvesini yaşayarak herkesi memnun edemeyen Richard Kelly, gizem ve kader kelimelerinin sözcüsü olmaya devam ediyor. Finalde vardığı nokta ile hikayenin ucunu kaçırsa da Lewis ailesini karşı karşıya bıraktığı durumun ağırlığı, yarattığı atmosfer ve filmle beraber seyirciyi de düşünmeye sevk etmesi açısından unutulmaz bir zaman dilimi yaşattı bizlere Kelly.




6. “Ölümcül Takip” (Chugyeogja / Chaser)


Güney Kore son zamanlarda Uzak Doğu’nun sinema yıldızı olarak parlamaya devam ediyor. Na Hong-Jin’in 2008 tarihli ilk filmi polisiye gerilim türüne adeta tepeden indi. İzledikçe insanı kıvrandıran, sinirlerini oynatan filmde gözümüzü bir an olsun ekrandan çeviremezken bu sinema olayı karşısında büyülenme faslını ise ancak bir iki gün sonra yaşayabildik. Çünkü filmin etkisinden kurtulmak kolay olmadı.




5. “Gözlerindeki Sır” (El Secreto De Sus Ojos / The Secret In Their Eyes)

Yılın en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da alan Juan José Campanella filminin ödülü sonuna kadar hak ettiği aşikar. Düşündüğünüz zaman hayret edilecek bir tarafı olmasa da nakış gibi işlenmiş senaryosu, gösterişsiz ama tam kıvamında oyunculukları ve insanı avucunun içine alan anlatımıyla ışık saçan film kusursuzluk örneği olarak tekrar tekrar izlenmek istenecek kadar başarılıydı.






4. “Cennet Batıda” (Eden à L'Ouest / Eden Is West)


Costa-Gavras öyle bir film çekti ki, adeta Şarlo’nun göçmenlik hikayesini 93 sene sonrasına taşıdı. Riccardo Scamarcio’nun başarılı oyunculuğuna yüklenen Şarlo özellikleri, senaryoya yedirilen Şarlo gagları ve enerjisi, kahramanımızın dil bilmeme, yordam bilmeme şanssızlığı ile birleşince sessiz komedinin efendisini tekrar izliyormuşçasına mutluluk duyduk, güldük, hüzünlendik.





3. “Yepyeni Bir Hayat” (Yeo-Haeng-Ja / A Brand New Life)


Yine çok başarılı bir Güney Kore sineması örneği olan Ounie Lecomte’nin yazıp yönettiği filmde Jinhee’nin evlat edinme yurdunda yaşadıklarına, yetimliği kabul edebilme sürecinin sancılarına, isyanına, umuduna, öfkesine, pes edişine, her şeyine duyarsız kalmak, içlenmemek, empati kurmamak imkansız. Yönetmenin yaşanmışlıklarının da desteğiyle yakaladığı gerçekçi unsurlar ile sempati beslediğimiz Jinhee’nin deneyimlerini sevgi ile benliğimize katarken yaşanan burukluğun, ruhi çalkalanmaların etkisinden kurtulmak kolay değildi.




2. “Başlangıç” (Inception)



Yılın en sevilen, en çok konuşulan ve alkışı hak eden Christopher Nolan filminin büyüsüne kapılmamak imkansız. Belki de The Matrix’ten bu yana yazılan en etkileyici fantastik hikaye herkesi teslim aldı. Tek burun kıvırabileceğimiz nokta, uyku aşamasının 3. katmanında karlı dağlarda gerçekleşen aksiyonun filmde keskin bir görsel değişiklik yaratması ve bölüm içindeki mantıksal sorgulamalara cevap düşünürken yaşanan muğlaklıktı.





1. “Kosmos”

Reha Erdem sessiz ve derinden sinemamızın baş yapıtlarını üretmeye devam ediyor, yeterince reklamı yapılmasa da, konuşulmasa da… 2009 Altın Portakal Film Festivali’nin de galibi olan filmde Erdem, Kars’da yarattığı atmosferle adeta uzay boşluğunda, bağımsız bir kara parçası üzerinde yaşayan küçük bir topluluk seyrettiğimiz hissini yaratıyor. Sermet Yeşil’in sinemamız adına cesur ve yenilikçi oyunculuğuyla can verdiği Kosmos karakteri ise kuyruklu yıldız misali topluluğun içine düşerek bu küçük evrenin dengesini bozuyor. Zaten ses tasarımı konusunda ülkemizin bayrağını taşıyan yönetmen Erdem, filmin her şeyi olan atmosferi tamamlamak için yeryüzündeki en uygun isimle işbirliği yaparak A Silver Mount Zion’u kullanıyor. Yapılan o kadar röportaj içerisinde bu işbirliği kararının nasıl verildiği ve grubun nasıl ikna edildiği hakkında tek soru okumamak da elbette aynı heyecanı medyanın paylaşmadığı hissine kapılmamıza sebep oluyor.



0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...