Yönetmen Julian Schnabel 2007 yılında Kelebek Ve Dalgıç (The Diving Bell And The Butterfly) filmi ile yükselen ivmesini devam ettirirken çok büyük bir kesimin ilgisini ve beğenisini de kazandı. Bundan önce hem yazıp, hem yönettiği iki filme daha sahip olan Schnabel onlarda da başarılıydı ancak Kelebek Ve Dalgıç onun ismini en fazla dillere dolandıran film oldu. Bugün önemli bir yönetmen olarak ismini anabileceğimiz Schnabel aslında 1996’da çektiği ilk filmi Basquiat ile rüştünü ispatlamıştı.
1951, Amerika doğumlu Julian Schnabel aslen bir resim sanatçısı. Ressamlıktan gelip sinemaya bulaşan Peter Greenaway, David Lynch, Kim Ki-Duk gibi pek çok yönetmen ilgi çekici işlere imza atıyorlar. Sinemanın alternatiflerinden ve yaratıcılığı göstermeye fırsat veren olanaklarından yararlanan ressam asıllı yönetmenleri bu sanata da ilgi duydukları için yadırgamak mümkün değil. Julian Schnabel’in sinema dünyasında yer almasından da elbette memnunuz.
Schnabel, konumuz olan bu ilk filminde meslektaşı ve arkadaşı Jean Michel Basquiat’yı ele alarak mini bir biyografiye imza atıyor. Resim sanatının en büyük (belki de tek büyük) siyahi ressamı olan Basquiat, sokaklardan gelen bir duvar ressamı; öncü bir grafiti sanatçısı. Çocuksu denecek derecede bozuk çizimlerden oluşan ve sanatçının kendine has ifade, düşünce ve kelimelerini içeren, büyük bir dışavurum örneği eserlerinin Andy Warhol tarafından desteklenmesiyle ünlenmiştir. Sokaklardan galerilere ve yüksek sosyeteye giren Basquiat’nın bu yükseliş sürecine, öncesine ve sonrasına ışık tutma çabasındaki film sanatçıyı ve duygularını çok iyi aktaran, oldukça başarılı bir proje.
Filmden izlenimle, varlıklı bir bohem diyemeyeceğimiz ancak varlığa ihtiyaç da duymadan aynı bohem hayatı süren ve caddeleri, sokakları, duvarları hatta eşyaları, elbiseleri bile sanatını icra etmek için gözüne kestirebilen bir sanatçı Basquiat. İsyanları ve eleştirileri eserleriyle dile gelirken dıştan serseri görünümlü hayatını pek de kafaya takmayan, hatta memnun görünen ressamın bu halini aktarmak konusunda yönetmenin ve oyuncunun oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Tesadüfen Andy Warhol’a rastlayıp kaderini değiştirmeden önce nasıl bir ruh hali ile yaşamaya devam ettiğini ifade edecek bir görüntü var ki, seyirci tarafından ısrarla üzerinde durulduğunda ressamın o dönemini anlamak için kendimizi fazla zorlamamıza bile gerek kalmaz. Özgürlük, hafiflik, hakimiyet ve denge gibi pek çok çağrışımı sağlayan, basit bir görüntü bindirmesiyle oluşan bu hissi hemen hemen herkes hayatının bir döneminde, bir yerlerde hissetmiştir. Basquiat’nın kendini şehrin üzerinde sörf yaparken görmesi ve yüzüne düşen tebessüm ile Schnabel, Basquiat’nın ruhunu ayna gibi yansıtır ve aynı görüntüyü film içerisinde tekrarlar. Andy Warhol ile tanıştıktan ve kendini ispat ettikten sonra açılan kapılar ile hayli yükselen ve artık tanınan bir ressam olan Basquiat’nın dış dünyası gerçek anlamda şekillense de, iç dünyası bozulacaktır. Sadece Andy Warhol ile iyi bir dostluk kuran ancak o çevreye uyum sağlayamayan ve ait olmadığı yerlerde var olmanın sıkıntısını yaşayan ressam artık ünlü olmanın getirdiği onu rahatsız eden şartlar, daha önce muhatap olmak zorunda kalmadığı eleştiriler, aykırı ve eleştirel tarzı sebebiyle hedef olma mecburiyetinin yanı sıra siyahi olmanın ve bohem imajını kabul ettirebilmenin zorluğu karşısında eski günlerini arar hale gelecektir. Nihayetinde evden çıkmak için kapıyı açması kadar kolaylıkla eriştiği insan çevresini, kız arkadaşlarını da bulamaz hale gelen ve daha önce başarılı olduğu iletişim kurma gücünü de kaybeden Basquiat, hayatının bu diliminde tek dostu olarak gördüğü Andy Warhol’un ölümüyle şehrin üzerinde gördüğü sörf rüyasında bu sefer dalgalara yenik düşer.
Filmde özellikle Jeffrey Wright, Jean Michel Basquiat karakterini harika canlandırıyor. Ressamın ruh halini ve duygusal tepkilerini oldukça başarıyla hissettiren oyunculuğu için yönetmen Schnabel’in filmdeki başarısıyla eşdeğer bir iş olduğunu söyleyebiliriz. Filmde Andy Warhol’u canlandıran David Bowie özellikle imajıyla Warhol’u aratmıyor. Yan karakterlerdeki oyuncu kadrosu da parmak ısırtan filmde Benicio Del Toro, Dennis Hopper, Gary Oldman, Christopher Walken, Willem Dafoe, Michael Wincott, Claire Forlani, Courtney Love, Sam Rockwell gibi isimler projeye ve Jean Michel Basquiat’ya verilen değeri yeterince ifade ediyorlar.
Mutluluğun pek görülmediği, hüzün kaplı filmin yine de keyifle izleniyor olması seyircinin ressama saygı ve sevgi beslemesiyle açıklanabilir. Yönetmen Julian Schnabel’in hem Jean Michel Basquiat, hem de Andy Warhol hakkındaki birikiminin de verdiği güvenle resim ve popüler kültür alanında önemli bir yeri olan Basquiat’yı tanımak ve anlamak için birebir olan film yalnızca iyi bir mini biyografi değil, her anlamda iyi bir film. Hatta Schnabel’in gözünden bakarsak bir otobiyografi bile denebilir.
(Sinemaximum / 2009)





0 yorum:
Yorum Gönder