Yönetmenlerin şehir aşklarının sinemaya, sinema aşklarının da şehirlere olan katkısı diğer temaları ve sanatları kıskandıracak nitelikte. Elbette bu iki sevda bir araya gelince ortaya çıkan güzel ürünlerin sefasını da seyirciler çekiyor. Aynı anda hem güzel bir film izlemenin, hem de bir şehri ilk kez veya yeniden keşfetmiş olmanın damaklarda bıraktığı tat bir başka oluyor. Şöyle bir düşününce, farklı kulvarlarda bile olsa yönetmenlerin şehirlerle özel bağlar kurduklarını ve onları beyaz perdeye yansıtma arzusunun pek çok yönetmeni sardığını görebiliriz. Örneğin New York yönetmeni olarak anılmak için Woody Allen ve Martin Scorsese adeta yarışmış gibidir. Federico Fellini’nin Roma aşkı çok göze çarpar ancak Vittorio De Sica’nın “Umberto D” filmindeki Roma arka planı da hafızalardan yitecek gibi değildir. Yeni kuşaktan Richard Linklater, şimdilik ikileme olarak duran “Before Sunrise”, “Before Sunset” filmlerinde Viyana ve Paris’i seyirciye de arşınlatır. Jim Jarmusch, “Night On Earth” filminde hızını alamayıp izleyiciye beş bölümde taksi ile beş ayrı şehir turu attırır. Şimdilerde popüler olan “Paris, I Love You” ve “New York, I Love You” gibi projeler göz önüne alındığında ise şehir aşkının, şehirlere karakter ve duygu yükleme arzusunun yönetmenlerin ortak ilgi alanı olduğunu, onları bir araya getirdiğini bile söylemek mümkün. Elbette yönetmenlerin şehirlere olan sevdası gezip beğenmiş olmaktan çok daha fazlasını da içermeli. Aksi takdirde Manhattan’ı, Brooklyn’i arkasına aldığında devleşmiş Woody Allen’ın Avrupa turnesinde ürettiği filmleri gibi, ne kadar iyi olsalar da yönetmenin de bir turist olduğunu bağıran, şehir kimliğini yansıtmaktan uzak filmler ortaya çıkacaktır. Son bir iyi örnek olarak Nicolas Roeg’in insanı Venedik’te boğan “Don’t Look Now” filmini de kaçınılmaz olarak dile getirelim. Zira In Bruges, Roeg’in filmi ile yakın temas kurma çabasını asla gizlemiyor.
Sonuçta insanların aklına bir şehir kazıyan nice güzel film var ama kaç tanesi için bu filmde olduğu gibi “bir Noel vakti Bruges’a gitmek istiyorum ve eminim her yeri elimle koymuş gibi bulurum” düşüncesi oluşabilir? Belki de bu filmi izleyenlerin aklında en çok Bruges şehri kalacak çünkü filmi izlerken her şeyden önce Bruges şehrindesiniz.
Filmde iki tetikçinin yerine getirdikleri görev sonrası saklanmak üzere geldikleri Bruges’da başlarından geçenler aktarılıyor. Ancak görev sırasında tedbirsizlik sonucu bir çocuğun da ölümüne yol açan Ray karakteri üzerinden kendini yargılama, vicdan, prensipler ve bir şans daha hak etme çatışmaları da cereyan ediyor. İrlandalı tiyatro yazarı Martin McDonagh bu ilk uzun metrajlı filminde yine İrlandalı oyuncular Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ı başköşeye yerleştiriyor. Colin Farrell ismi pek çok kişinin yüzünde bir ekşime oluşturabilir ama bu filmde başarılı olduğunu ve Altın Küre ödülü dahi aldığını söyleyerek ön yargıları yıkmaya çalışalım. Azap çeken, kafası dağılmış, her hangi bir şeye yoğunlaşamayan ama dinamik, meraklı ve maceracı bir tetikçi olan Ray karakterini canlandıran Farrell, sahip olduğu İrlanda aksanının da katkısıyla bu dramatik kara komediye çok yakışan bir oyun sergiliyor. Brendan Gleeson ise daha olgun, sabırlı hatta koruyucu karakteriyle diğer tetikçi Ken karakterini canlandırıyor. O da en az Farrell kadar başarılı. Ken, Bruges’un özellikle mimarisini görüyor olmaktan çok memnun ve bu saklanma dönemini adeta bir kültür gezisi gibi görüyorken Ray’in ilgisini hiç bir şeye verememesi ise tamamen makul görünüyor. Vicdan muhasebesi yaşayan bir karakter olan Ray için dünyanın neresinde olduğunun önemsizliği Araf sorgulamasıyla dile geliyor. Beklenildiği üzere de gördüğü Araf tablosu, güzel bir kız, içki ve uyuşturucudan başka ilgisini çeken bir şey olmuyor.
İkilinin prensip düşkünü patronları Harry Waters (Ralph Fiennes) için Ray’i affetmek mümkün değil. Ken’den Ray’i öldürmesini isteyecek, Ken ise ilginç bir şekilde infaz görevini yerine getiremeden Ray’in intihar girişimini engellemek sorumluluğunu bile üstlenmek durumunda kalacaktır. Son bölümlerde filme dahil olan Fiennes de Harry karakteriyle filme çok şey katıyor. Bu filmdeki oyunculuğu ile oldukça farklı bir Fiennes parlıyor diyebiliriz.
Filmi izlerken fark edeceğiniz ilk şey Bruges’un Venedik’i hatırlatan özellikleri; benzer su kanalları ve mimarisi. Daha sonrasında şehirde turlarken Don’t Look Now filminin Hollanda için parodisini çektiklerini söyleyen bir sete rastlamakta geç kalmıyoruz. Bu rastlantı sonrası filmin ve şehrin mistik bir havaya büründüğünü söylemek bile mümkün. Don’t Look Now’ın bu filmle teması sadece şehir benzerliği ve set rastlantısından ileri gelmiyor. Yönetmen/yazar Martin McDonagh’ın senaryosundaki Ray karakteri adeta Don’t Look Now filminden transfer edilmiş bir ruh hali yaşıyor. Karşılaştığı diğer karakterler ve şehir, Ray’i Don’t Look Now’daki çifte benzer bir şekilde etkiliyor. Büyülenmişlik, arada kalmışlık halinin Roeg’den beslenildiğini çekinmeden belli eden McDonagh’ın gönderdiği bolca selamdan biri olan finalde ise Venedik’teki büyük aldanma Bruges’da da bizi bekliyor, daha önemsiz ama hoş bir sürpriz olarak. Bruges şehrini büyüleyici bir şekilde seyirciye aktaran film akıllarda bolca kartpostallık görüntü bırakıyor.
Filmin Bruges’dan sonra dikkat çeken diğer özellikleri karakterler ve diyaloglar. Film boyunca hikayeye dahil olan tüm karakterler oldukça renkli ve orijinal. Diyaloglar ise unutulur gibi değil. Meşhur İngiliz soğukluğu ve hicvinin güzel örneklerini taşıyan zekice yazılmış diyaloglar filmin keyif katsayısına bir puan daha eklerken yönetmenin oyun yazarlığından sinemaya taşıdığı yeteneğini gözler önüne sunuyor. In Bruges ilk bakışta eğlenceli bir film gibi görünse de aynı zamanda insancıl ve duygusal bir film olduğunun ispatını soundtrack’iyle bile yapıyor. Finaldeki kovalamaca sahnesine dek müziklerde de, filmde de son derece renkli karakterler ve diyaloglar olmasına karşın hüzün ve sıkıntılı ruh halleri hakim.
Amerika ve İngiltere’deki ödül törenlerinde senaryo dalında sıkça boy göstermesiyle göze çarpan ve ülkemiz sinemalarında gösterime girmesi hala beklenen film tekrar izleme isteği uyandıracak kadar keyifli bir seyirlik. Bruges deneyiminden geçmek için bile izlenmeli.
(Sinemaximum / 2009)





0 yorum:
Yorum Gönder