Bir Zamanlar Masumduk


Bir Zamanlar Anadolu'da

Geçenlerde yeni doğan yeğenimi görmek üzere özel bir doğum hastanesindeydim. Koridorlarda hemşireler yeni doğmuş bebekleri taşıyorlar, özel korumalı minik sedyelerde. Kimi bebeklerin etrafı dikdörtgen saydam duvarlarla örülmüş, kimilerinin üzerine oval bir cam örtülmüş; adeta akvaryumlarda, fanuslarda yeni geldikleri dünyanın mikroplarından korunan bir sürü bebek. Erken doğan el kadar bebekler var; incinir diye dokunmaya korkarsınız. Belki kendilerince avazları çıktığı kadar bağırıyor, acıya dayanamayıp feryat ediyorlar ama cüsseleri ancak vızıltı çıkarmaya yetiyor o güçsüz ve masum bebeklerin. Kimin olduğunu düşünmeksizin gördüğünüz her bir bebeğe şefkat ve sevgi ile bakıyorsunuz; endişe ediyorsunuz sağlığından ve her bir ailenin mutluluğuna elinde olmaksızın katılıyorsunuz gülümseyen ve umut dolan yüz ifadeleriyle. Yeryüzünde o bebeklerden daha saf, daha masum hiçbir varlık olmadığını hissediyorsunuz sorgulamaksızın.

Sonra kalbi en kararmış kötü insanların, en vahşi katillerin bile bir zamanlar bebek oldukları aklıma geliyor. Bildiğiniz en kötü insan bile bir zamanlar bebek olarak saflığı temsil ediyor, etrafında kümelenmiş insanların yüreklerini ısıtıyor ve yüzlerini güldürüyordu. Er veya geç o an geliyor ve herkes birer birer masumiyetini yitiriyor. Her yeni doğumda masumiyetini yitirmiş büyükler, masum bebeklere bir camın ardından bakıyor etkilenmiş gözlerle.




Bu düşüncelerle Bir Zamanlar Anadolu’da filmini çağırıyorum zihnime ve Nuri Bilge Ceylan belki de “bir başka yiter Anadolu’da masumiyet” demek istiyor diye düşünüyorum. Film boyunca yaşanan kötülükler karşısında tepkisini koyan sadece baş komiser olsa da zararı sadece kendine dokunanlar veya yalanı sadece kendine söyleyenler de biliyorlar az veya çok masumiyetlerini kaybettiklerini. Bazen muhtarın kızını gördükleri an olduğu gibi saf güzellikten ve el değmemişlikten etkileniyorlar, bazen bir çocuğun öfkesinden. Finalde pencereden ilkokul bahçesindeki çocukları izlemeye başlamadan hemen önce doktorun da bir şeyleri ört pas etmeye çalışması son masumumuzu kaybettiğimiz anlamına gelmesin; o zaten gençlik ve çocukluk fotoğraflarına baktıktan sonra aynaya karşı haykırıyor gözleriyle, saf bir şeylerin özlemini çektiğini. Top oynayan çocukları izleyişi, cıvıltısını dinleyişi boşuna değil. O, baş komiserin düşündüğü gibi görev yaptığı şehirden değil, pencerenin dışındaki masumiyeti görürken pencerenin içindeki yitirilmiş masumiyet alanında olmaktan mutsuz olsa gerek.




Masumiyetin çekiciliğini, etkileyiciliğini oyuncusu üzerinde değil de seyirci üzerinde kullanan diğer bir sahne için Sergio Leone’nin Bir Zamanlar Amerika’sına gitmek gerekiyor. Masumiyet eşiğine dair bildiğim bu en etkileyici sahnede Patsy’nin ilk cinsel deneyimini yaşayabilmek için Peggy’ye ücret olarak vereceği pastayı, onu beklerken dayanamayıp yemesi sadece komedi öğesi içerdiği için gülümsetmiyor. Aslında orada bir çocuğun masumiyetini yitirmeye çalışmasına rağmen bunu becerememesine tanıklık ederken şefkat duygularımız da harekete geçiriyor. Yakında bilerek ve isteyerek kötülük yapacağını biliyor olmamıza rağmen belki bir gün daha çocuk kalacak olması seyircinin kalbiyle iletişim kurmanın beyazperdedeki en güzel örneklerinden biri olarak belleklere kazınıyor.

2010 Sinefil Bellek Raporu


Kayıp Otoban, 2010 yılında salonlarımıza konuk olmuş en iyi 20 filmi listeledi. Toplam 252 seçeneğin içerisinde pek çok önemli yönetmenin de eseri yer aldı.

François Ozon, “Yuva” (Le Refuge) filmi ile Ölüm Üçlemesi’ni bitirdi. Robert Rodriguez, Ethan Maniquis ile beraber yönettiği “Ustura” (Machete) filminde Danny Trejo’nun canlandırdığı popüler Desperado yan karakterinin mirasını yedi. Ridley Scott, “Robin Hood” ile heyecan veren, beklentiye sebep olan isimler listesinden çıkmak için elinden geleni yapmaya devam etti. Jane Campion’un 2009 yılında Altın Palmiye için yarışan filmi “Parlak Yıldız” (Bright Star) kostüm dalında da pek çok ödül adaylığı başarısı sağladı. Vizyona girmeden önce Altın Portakal Film Festivali kapsamında da izlenen “Aşkım” (Chéri), Stephen Frears çizgisinin altında kaldı. Michelle Pfeiffer'ın yakın plan çekimleri büyülenme etkisi vermekten maalesef uzaktı. Yılın en fazla merak edilen filmlerinden biri olan, özellikle yönetmen koltuğunda Tim Burton’ın oturması dolayısıyla da heyecanlandıran “Alis Harikalar Diyarında” (Alice In Wonderland) ise büyük hayal kırıklıkları yarattı. Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya bir ivme yakalatmak için Dünya Rugby Şampiyonası’nın harika bir fırsat olduğunu düşünmesiyle başlayan başarı hikayesi “Yenilmez” (Invictus), Clint Eastwood’un yönetmenlik çizgisine uygun ve vasatın üstünde bir film olarak kariyerine eklendi. Pedro Almodóvar, “Kırık Kucaklaşmalar” (Los Abrazos Rotos) ile filmlerini Cannes’da görücüye çıkarmaya devam etti ancak “Yeni Almodóvar filmi” olmaktan öteye geçip hakkında bir şeyler söyleme isteği uyandırmadı.

Yılın en çok konuşulan filmlerinden birine David Fincher imza attı. Konu sosyal medya ve Facebook olunca popülerliği daha proje aşamasında yakalayan “Sosyal Ağ” (The Social Network) genel olarak beğenilmiş ve uyarlama olarak başarılı olmuşsa da Kayıp Otoban’ın gönlü, sosyal medya çılgınlığını üretici Mark Zuckerberg üzerinden değil, kullanıcılar üzerinden perspektife alan bir film seyretmeyi daha çok arzulamaktaydı. Karikatür eseriymişçesine ilk bakışta kendini belli eden karakterlerin, özellikle ses tonu ile alay konusu olabilecek kadar göze batan yüzeysel tiplemelerin varlığı, sosyolojik incelemeler de bulabileceğimiz beklentisiyle izleyip avucumuzu yaladığımız filme yakışmadı. Peter Jackson’ın, 1994 tarihli muazzam filmi “Heavenly Creatures” tadını alarak ve yönetmenin fantastik sinemadaki ustalığına güvenerek güzel duygularla izlemeye başladığımız son filmi “Cennetimden Bakarken” (The Lovely Bones), tadı kaçan duygu bombardımanı, nihayete ermek bilmez final arayışları ve ilahi adalet takıntısı ile zihinlerimizden akıp gitti. Sinemaya yeni bir soluk katarak hızlı bir yükseliş yaşadıktan sonra kendini tekrar edip duran, kurgu ve anlatım tekniğinin bir karış ilerlemediği sinir bozucu bir isme dönüşen Guy Ritchie, “Sherlock Holmes” ile zincire bir halka daha ekledi. Ancak film, eğlence ve aksiyon yönünden zengin oluşu sebebiyle popcornlarımızı yerken güzel vakit geçirmemize yardımcı oldu. “Kim Kiminle Nerede?” (Whatever Works) filminde Woody Allen’ın kanıksadığımız tüm özellikleri Larry David’in bedeninde de başarıyla hayat buldu. “Hayata Çalım At” (Looking For Eric) ile Ken Loach, heybetli bir Eric Cantona posterinden yola çıkarak karakter falı baktı ve öyle manalar, öyle nitelikler çıkardı ki; 15 sene önce çekilseydi Eric Cantona’nın ihtiyaçtan böyle bir film ısmarladığına dair şüpheler uyanabilirdi.

Bir yönetmen olarak Ben Affleck, ikinci filmi “Hırsızlar Şehri” (The Town) ile oyunculuk kariyerinden daha fazla heyecan veren bir isim haline dönüşmeye başladı. Tom Ford’un hemen herkes tarafından başarılı bulunan ilk filmi “Tek Başına Bir Adam” (A Single Man) özellikle Colin Firth’ün oyunculuğu ve görüntü yönetimindeki başarısı ile alkışı da hak etti. Rob Marshall’ın Federico Fellini başyapıtı 8½’u müzikalleştirdiği “Nine” filmi Daniel Day-Lewis, Marion Cotillard, Penelope Cruz, Nicole Kidman, Kate Hudson, Judi Dench, Sophia Loren’li kadrosuyla iştah kabartırken günümüze mi uyarlandığı yoksa aynı dönemde mi kalındığı ya da Hollywood’a mı uyarlandığı yoksa asıl topraklarına sadık mı kalınmaya çalışıldığı anlaşılamayan, güzel bölümler içermesine karşın bütünde hakimiyet sağlanamamış hissi veren haliyle kararsızlıklar yarattı. 1998 tarihli “Hayat Treni” (Train de Vie) ile herkesin sempatisini kazanmış yönetmen Radu Mihaileanu, “Paris’te Son Konser” (Le Concert) ile yine sıcak bir hikaye sunup gülümseme yaratsa da çıtayı yükseltemediği gibi senaryosu fazla zorlama olduğu için hafızalara kazınan bir eser bırakamadı. Kirk Jones’un filmi “Herkesin Keyfi Yerinde” (Everybody’s Fine) keyifli bir uyarlama olarak vasatın altında kalmazken Harald Zwart’ın “The Karate Kid” uyarlaması ise oldukça farklı ve yine keyifliydi. Helen Mirren ve Christopher Plummer'a Oscar adaylığı getiren “Aşkın Son Mevsimi” (The Last Station), Kanada’dan gelen bol ödüllü bir ilk film “Annemi Öldürdüm” (J’Ai Tué Ma Mère), Altın Palmiye sahibi Tayland filmi “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor” (Loong Boonmee Raleuk Chat), Lee Daniels’ın çarpıcı ve acı dramı “Acı Bir Hayat Hikayesi” (Precious), bu kez 3. boyuta kavuşan başyapıt animasyonun devamı “Toy Story 3” (Oyuncak Hikayesi 3), kapalı alan geriliminde son nokta “Toprak Altında” (Buried) yılın diğer dikkat çeken filmleri olarak akıllarda kaldı.
 
Türk Sineması açısından bakıldığında “Eyyvah Eyvah” seyircilerin gönlünde taht kurdu. Cem Yılmaz, kendi projesi “Yahşi Batı” ile değil, “Av Mevsimi” filmindeki oyunculuğu ile takdir topladı. Ne var ki aynı alkışı filmin bütünü hak edemedi. Altın Portakal galibi “Çoğunluk” ve “Kara Köpekler Havlarken” filmleri de beğeni kazanırken Erkan Can’ın uzun zamandır ardı ardına ufak ve benzer rollerde görünmeye devam etmesi mutsuzluk vermeye başladı. Selim Demirdelen’in psikolojik dramı “Kavşak” da izlenmesi gereken filmlerimizden bir diğeriydi. 

Ve geçiyoruz listemize...

20. “Şantaj” (Stone)



Robert De Niro ve Edward Norton’ın başarılı oyunculukları ile yükselen bu John Curran psikolojik gerilimi, süresi boyunca ilgiyi ayakta tutarak yılın başarılı yapımlarından biri olarak öne çıktı.

 
 
 
 
 
19. “Beyaz Bant” (Das Weiße Band / The White Ribbon)



Ahlaki kurcalamalarına geçmişe giderek devam eden Michael Haneke son filminde harika siyah beyaz görüntü çalışmasıyla mest ederken uzun süresi ve temposuyla sıkılgan ruhlara elde sıkılan çamaşırmış hissiyatı verebilir.



 
 
 
18. “Deccal” (Antichrist)


Yaşadığı ağır travma sonrası yolculuğa çıkarak korkularıyla yüzleşmeye çalışan çiftin vardığı noktaya tanık olmak izleyiciyi de hayli zorladı. Önceden beri izleyicinin ruhunu kemirmeyi seven yönetmen ayrıca görüntü çalışmasıyla Andrei Tarkovsky eşiğini yakalamaya çalıştı.

 


 
 
17. “Ay” (Moon)



Sam Rockwell’in sırtlayıp götürdüğü Duncan Jones filminde yapay zekanın iyi niyetli olmasından başka orijinallik yoktu aslında. Ancak psikolojik bilim-kurgu severler için keyifle izlenen başarılı bir denemeydi.

 
 
 

 
16. “Centilmen” (The American)


Büyük isimlerin fotoğrafçısı, başarılı klip yönetmeni Anton Corbijn daha önce fotoğrafçılığını da yaptığı Joy Division grubunun vokalisti Ian Curtis üzerine yarı belgesel olan “Control” ile yönetmenliğe soyunup harika bir film ortaya koyduktan sonra George Clooney’in de desteğiyle bu yöndeki kariyerine daha iddialı ve farklı bir projeyle devam etti. “Control” kadar parlak sonuçlar vermese de anlatım tarzı ve kadrajlardaki başarısı gözlerden kaçmadı.




15. “Sihirbaz” (L’Illusionniste / The Illusionist)



Jacques Tati’nin senaryosunu animasyon olarak perdeye taşıyan Sylvain Chomet’ye sonsuz teşekkürler. Doğrudan yüreklere hitap eden film her Tati eseri gibi herhangi bir lisan bilmeye ihtiyaç bırakmazken Les Triplettes de Belleville’den sonra başarısını devam ettiren Chomet, adeta Tati’ye yeniden hayat verdi.

 
 
 
 
14. “Ciddi Bir Adam” (A Serious Man)



Eğlence yüklü yada sansasyonel bir hikayesi olmasa da buram buram Coen Kardeşler kokan bir film izledik. Hakiki Coen karakterlerinden biri ile daha tanıştık ve hayatına ansızın girip ansızın kaybolduk. Ve yine dingin devam eden hayatının kırılma anlarına tanık olduk. Her zamanki gibi enfes bir deneyimdi.

 
 
 
 
13. “Gir Kanıma” (Låt Den Rätte Komma In / Let The Right One In)



Tomas Alfredson’un 2008 tarihli, şanı kendinden önce gelen filmini geç de olsa seyretme şansına kavuştuk. Vampir filmleri kataloğuna belki de en duygusal yaklaşımı katan yapım, merak ve gerilim duygusundan çok sevgi ve fedakarlık ekseninde gezerek farklılık yarattı.

 
 
 

12. “Aklı Havada” (Up In The Air)



Hem eğlence amacı güden sinema severleri, hem de sinefilleri memnun etmeyi başaran Jason Reitman, finale kadar sürükleyen, bir an olsun ilgiyi kaybetmeyen bir romantik dram kotardı.

 
 

 
 
11. “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin” (How To Train Your Dragon)

Pixar’ın gölgesi altında yıllardır bocalayan ve hayvanlar aleminden seçerek betimledikleri şaklaban karakterlere kaba espriler yaptırmaya ısrarla devam eden DreamWorks nihayet doğru yolu buldu ve bulmakla kalmayıp şimdilik 2010 yılı için Pixar’ın bileğini bükmeyi başardı. Ejderha avcısı Vikingler arasında farklı bir çocuk olan Hiccup’ın ejderhalarla ilişkisi ve hikayesini hem duygusal, hem sürükleyici, hem de eğlenceli bir film olarak başarıyla kotaran yönetmenler Dean DeBlois ve Chris Sanders, DreamWorks’e alkışı hak ettirdiler.




10. “Uzaklara Gidelim” (Away We Go)


Her yeni filmi ile kariyerini güçlendiren, günümüzün az sayıdaki boşu yok yönetmenlerinden Sam Mendes bu küçük çaplı, bağımsız tadındaki filmi ile başta şaşırtsa da yine başarılı bir iş çıkardı. Burt ve Verona’nın hamilelik döneminde destek bulmak amacıyla başladıkları ancak hayal kırıklıkları yaşayarak kapı kapı, hatta şehir şehir dolaşmak zorunda kaldıkları yolculuklarını izlerken yüzleştiklerimiz buruk gülümsemelere yol açtı.




9. “Zindan Adası” (Shutter Island)


En kötü filmi bile iyi çekeceği su götürmez yönetmen Martin Scorsese’den gizem dolu bir psikolojik gerilim. Leonardo Di Caprio’nun canlandırdığı karakterin çözümlenmesi üzerine kurulu senaryo, filmin ilk yarısını başka gözle, ikinci yarısını bambaşka gözle izlememize sebep oldu. Ayrıca Scorsese’nin Di Caprio ile çalışma ısrarı devam ederken aktör, Revolutionary Road’da sınıf atlattığı harika oyunculuğunu bu filmle de devam ettirdi.




8. “Dr. Parnassus” (The Imaginarium Of Doctor Parnassus)

Fantastik sinemanın önde gelen iki isminden Tim Burton hayal kırıklığı yaratınca akabinde vizyona giren Terry Gilliam filmine odaklandık. Heath Ledger’ın ansızın ölümü ile yarım kalan filmi tamamlamak için Gilliam’ın bulduğu formüle şapka çıkardık. Bu formülle filme dahil olan Johnny Depp, Colin Farrell ve Jude Law’ın kariyerinin zirvesinde yaşama veda eden Ledger ile aynı karaktere can verdiği film başladığı noktadan farklı bir noktaya gelmiş olsa da tamamlanmış olmasına ve bu filmin Ledger’in son filmi olarak sinema severler ile paylaşılmasına sevindik. Tıkanmış zihinlerde yelken açmayı seven Gilliam bu kez Parnassus’un aynasını kullanarak saklı derinlere inip şahsına münhasır filmlere bir yenisini eklemiş oldu.


7. “Kutu” (The Box)


Donnie Darko ile ilk filmden zirveye çıkmış olmanın cilvesini yaşayarak herkesi memnun edemeyen Richard Kelly, gizem ve kader kelimelerinin sözcüsü olmaya devam ediyor. Finalde vardığı nokta ile hikayenin ucunu kaçırsa da Lewis ailesini karşı karşıya bıraktığı durumun ağırlığı, yarattığı atmosfer ve filmle beraber seyirciyi de düşünmeye sevk etmesi açısından unutulmaz bir zaman dilimi yaşattı bizlere Kelly.




6. “Ölümcül Takip” (Chugyeogja / Chaser)


Güney Kore son zamanlarda Uzak Doğu’nun sinema yıldızı olarak parlamaya devam ediyor. Na Hong-Jin’in 2008 tarihli ilk filmi polisiye gerilim türüne adeta tepeden indi. İzledikçe insanı kıvrandıran, sinirlerini oynatan filmde gözümüzü bir an olsun ekrandan çeviremezken bu sinema olayı karşısında büyülenme faslını ise ancak bir iki gün sonra yaşayabildik. Çünkü filmin etkisinden kurtulmak kolay olmadı.




5. “Gözlerindeki Sır” (El Secreto De Sus Ojos / The Secret In Their Eyes)

Yılın en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da alan Juan José Campanella filminin ödülü sonuna kadar hak ettiği aşikar. Düşündüğünüz zaman hayret edilecek bir tarafı olmasa da nakış gibi işlenmiş senaryosu, gösterişsiz ama tam kıvamında oyunculukları ve insanı avucunun içine alan anlatımıyla ışık saçan film kusursuzluk örneği olarak tekrar tekrar izlenmek istenecek kadar başarılıydı.






4. “Cennet Batıda” (Eden à L'Ouest / Eden Is West)


Costa-Gavras öyle bir film çekti ki, adeta Şarlo’nun göçmenlik hikayesini 93 sene sonrasına taşıdı. Riccardo Scamarcio’nun başarılı oyunculuğuna yüklenen Şarlo özellikleri, senaryoya yedirilen Şarlo gagları ve enerjisi, kahramanımızın dil bilmeme, yordam bilmeme şanssızlığı ile birleşince sessiz komedinin efendisini tekrar izliyormuşçasına mutluluk duyduk, güldük, hüzünlendik.





3. “Yepyeni Bir Hayat” (Yeo-Haeng-Ja / A Brand New Life)


Yine çok başarılı bir Güney Kore sineması örneği olan Ounie Lecomte’nin yazıp yönettiği filmde Jinhee’nin evlat edinme yurdunda yaşadıklarına, yetimliği kabul edebilme sürecinin sancılarına, isyanına, umuduna, öfkesine, pes edişine, her şeyine duyarsız kalmak, içlenmemek, empati kurmamak imkansız. Yönetmenin yaşanmışlıklarının da desteğiyle yakaladığı gerçekçi unsurlar ile sempati beslediğimiz Jinhee’nin deneyimlerini sevgi ile benliğimize katarken yaşanan burukluğun, ruhi çalkalanmaların etkisinden kurtulmak kolay değildi.




2. “Başlangıç” (Inception)



Yılın en sevilen, en çok konuşulan ve alkışı hak eden Christopher Nolan filminin büyüsüne kapılmamak imkansız. Belki de The Matrix’ten bu yana yazılan en etkileyici fantastik hikaye herkesi teslim aldı. Tek burun kıvırabileceğimiz nokta, uyku aşamasının 3. katmanında karlı dağlarda gerçekleşen aksiyonun filmde keskin bir görsel değişiklik yaratması ve bölüm içindeki mantıksal sorgulamalara cevap düşünürken yaşanan muğlaklıktı.





1. “Kosmos”

Reha Erdem sessiz ve derinden sinemamızın baş yapıtlarını üretmeye devam ediyor, yeterince reklamı yapılmasa da, konuşulmasa da… 2009 Altın Portakal Film Festivali’nin de galibi olan filmde Erdem, Kars’da yarattığı atmosferle adeta uzay boşluğunda, bağımsız bir kara parçası üzerinde yaşayan küçük bir topluluk seyrettiğimiz hissini yaratıyor. Sermet Yeşil’in sinemamız adına cesur ve yenilikçi oyunculuğuyla can verdiği Kosmos karakteri ise kuyruklu yıldız misali topluluğun içine düşerek bu küçük evrenin dengesini bozuyor. Zaten ses tasarımı konusunda ülkemizin bayrağını taşıyan yönetmen Erdem, filmin her şeyi olan atmosferi tamamlamak için yeryüzündeki en uygun isimle işbirliği yaparak A Silver Mount Zion’u kullanıyor. Yapılan o kadar röportaj içerisinde bu işbirliği kararının nasıl verildiği ve grubun nasıl ikna edildiği hakkında tek soru okumamak da elbette aynı heyecanı medyanın paylaşmadığı hissine kapılmamıza sebep oluyor.



Kayıp Kuşak Üyesi Donnie'nin Kimliğini Bulamamış Kardeşi Samantha


S. Darko

Donnie Darko filminde fantastik olayların, gizemin, kuantum fiziğinin ve kader olgusunun ardında gelişen olaylara, seçilen dönem itibariyle kuşak çatışması olarak bakmak da mümkün. Muhtemelen 1970’lerin ilk yıllarında doğan ve filmin geçtiği 1988 yılı itibariyle kolej öğrencisi olan genç Donnie’nin (Jake Gyllenhaal) ebeveyn ve büyüklerince aykırı görünen halleri, onun ait olduğu kayıp kuşağın buhranlarının ve görüş farklılıklarının birer örneği varsayılabilir. Donnie’nin, Şirinler sempatisini yıkmaya çalıştığı ya da öğretim mantığına karşı savaştığı anlarda olduğu gibi, bir önceki kuşak tarafından benimsenmiş ve dayatılmış fikirlerle sorunları, filmi bir Gen-X sineması örneği olarak da kabul etmek için yeterli donanıma sahip kılıyor. 1980’lerin sonunda filizlenmeye başlayıp 1990’ların başında patlayan kayıp gençlik grubuna belki de kendi kasabasında ve kendi halinde dahil olan Donnie’nin, yaşama devam edebilmesi halinde Grunge akımı ile tanışacağı ve içinde yer alacağı öngörülebilir bir durum olurdu.

Mevcut yaşam tarzı, kabuğundan çıkmaya çalışan yeni kuşak için sorun olduğu gibi, gelen kuşakla beraber zorunlu olarak pek çok şeyin değişmesi de önceki kuşağı bekleyen bir sıkıntı. Bunun örneğini de yakın zamanda Darren Aronofsky’nin The Wrestler (Şampiyon) filminde izledik. Randy (Mickey Rourke) ve Cassidy (Marisa Tomei) 80’lerden kalma bir şarkıyı dinler ve eğlenirken, egemenliğin yeni kuşağın eline geçişine duydukları memnuniyetsizliklerini aralarında geçen şu diyalogla gayet içten ve özetleyici bir biçimde ortaya koymuşlardı:

Randy: Kahretsin, artık böyle şarkılar yapmıyorlar.
Cassidy: Lanet 80’li yıllar en güzeliydi.
Randy: Guns N’ Roses muhteşemdi.
Cassidy: Kesinlikle ve Def Lepp.
Randy: Ve sonra o Cobain korkağı çıkıp işleri berbat etti.
Cassidy: Sanki güzel vakit geçirmek suçmuş gibi.
Randy: Lanet 90’lardan nefret ediyorum.
Cassidy: 90’lar lanet berbattı.
Randy: 90’lar lanet berbattı.

Kurt Cobain’in Twin Peaks gibi bir kasabada büyümüş olduğu kafamda canlanır. Özellikle Amerikan Bağımsız Sineması'nın 80’ler kasabalarında bunalmış gençleri meşhurdur. Yeni gelen kuşaklarla beraber hayatın neredeyse kökten değişimi büyük şehirlerde, metropollerde daha az sorunlu ya da sorunsuz olabilirken kasabalarda, banliyölerde bu değişimin ilk adı asilik olur ve bu damganın kalkması sıkıntılı bir süreç gerektirir. Genellikle bu konuda incelemeye ve anlatmaya değer hikayelerin geçtiği kasabalara kamerasını yerleştiren yönetmenler buralardaki hayatın, ilişkilerin ve yapının içine girerek gençlerdeki buhran sebeplerini de ortaya dökerler. Kuşakların hayata bakış açılarını ve hislerini aktarmayı da severler; hatta kimisi kendini bu konuya adamış görünür. Başarılı olanlar, tüm sinemaseverlerce unutulmaz veya bir kitle (genellikle ilgili kuşak) tarafından aşırı sahiplenilmiş eserler bırakırlar. Kısacası sinemanın önemli konularından biridir kuşaklar ve çatışmalar. Ortalama 10–15 yıllık süreçlerde değişen jenerasyonların sanata ve hayatın her alanına etkileri sinemanın gözünden kaçmayacak kadar büyük, sosyal bir olay. Ve bu sancılı süreçler yaşanmaya devam ederken belki bir on yıl sonra bugünün gençlerinin Gen-Y sinemasını kabul ettirecekleri ve kendi sorunlarını anlatan filmler çekecekleri de muhtemel bir durum.

Richard Kelly’nin hayat verdiği Darko ailesinde özellikle Donnie, ilgiye değer, özenle oluşturulmuş bir karakterdi. Bizler 2001 tarihli filmde ailenin 1988’de yaşadıklarına şahit olmuştuk. Aradan 7–8 sene geçtikten sonra video piyasası pek çok özel ilgi gören filmde yaptığı gibi Darko ailesinin de peşini bırakmadı. Yönetmenliğini Chris Fisher’ın yaptığı ve orijinal filmdeki Daveigh Chase’in yine aynı karakteri canlandırmak için kamera karşısına geçtiği S. Darko, ‘ailenin küçük kızı Samantha’nın hikayesi’ bahanesi altında hem içi boş, hem de taklitçi bir anlayışla Donnie Darko severleri tavlamayı bekliyor. Artık istisnasına bile rastlamanın mümkün olamadığı üzere tabi ki orijinal hikayeye bir şeyler katamıyor ve güzel bir devam filmi seyretmenin keyfine varılamıyor. An geliyor, Kelly’nin kamera hareketlerinin bile taklit edilmiş olduğu hissiyle dolup taşıyoruz. Orijinal filmde anlatımı destekleyen efektleri de aynen kullanmak isteyen filmin sorumluları belli ki alelade serpiştirme yoluna gitmiş. Donnie yangın mı çıkarmıştı, Samantha da çıkarmaz mı? Samantha partisiz kalır mı? O da sinemaya girmez mi? Canım, jet motoru düşmez tabi iki kere, bu sefer de meteor düşsün. Ancak sevilen insanı geri getirme arzusunun biraz dozu kaçmış durumda. Herkes birbirini geri getirme derdinde; giden geri geliyor…


Hepsinden önemlisi Samantha karakterinin yeterince özenilmemiş olması. Donnie’nin buhranı ile karşılaştırınca Samantha’nın iç dünyası ve yolculuğu tamamen havada kalıyor. Onu farklı göstermek için yaşıtlarına göre daha anlayışlı ve bilinçli olduğunu fark ettirmek dışında herhangi bir karakter yüklemesi yok denecek seviyede. Bir filmi iyi yapan özelliklerin başlarında geliyor karakter oluşturmak, tamamlamak ve onu ete kemiğe büründürmek. Donnie Darko’dan aldıkları yan karakterin üzerine bir şey koyma gereği duymamış senaristler ve Samantha’nın bir ana karakter olması için çaba göstermemişler. Halbuki Richard Kelly’nin seçtiği 1988 yılının bile ne kadar önemli bir detay olduğunu atlamamak lazım. Donnie’nin Echo & The Bunnymen veya Joy Division dinlediğine inanırız ancak Samantha’nın Dead Can Dance veya Cocteau Twins dinlediğine inanmak mümkün değil. Kısacası zayıf karakterlerine, zayıf senaryosuna bir de oldukça kolaycı bir finalle nokta koyan filmi nispeten hatırı sayılır müzik seçimi haricinde unutmaya çalışmak lazım.

Açtırma Kutuyu, Söyletme Kötüyü!


Pandora’nın Kutusu

Kendi halimizde, kendi sorunlarımızın altında ezilerek yaşayıp gidiyoruz modern insanlar olarak. Bir başkasına ya da bir şeye katkıda bulunmanın çok zor geldiği zamanlardayız. Her yerde problemler, herkeste tasalar; kendimiz de seviyoruz sakız gibi çiğnemeyi… Bir noktaya kadar savaşıyoruz da; dirayet gösteriyoruz ama karakterlerimiz ile ilintili olarak kimimizin yükü ağır geliyor, kimimiz kaldıramayacağı yükün altına giriyor. Eninde sonunda çekiliyoruz kabuğumuza, gittikçe fazlalaşan yığınlar halinde. Kalabalık içinde yalnız insanlar olarak duvarlarımızı örmeye başlıyoruz kat kat. Kapıları, pencereleri kapatıp huzur fışkırmasını umduğumuz kafesler döşüyoruz, kimi lüks kimi sade. Sevgi dışarıda, bencillik içeride…

Yeşim Ustaoğlu’nun açtıracağı kutu üç kardeşe, Nesrin (Derya Alabora), Güzin (Övül Avkıran) ve Mehmet’e (Osman Sonant) emanet. Kardeşlik bağları, hayatta olan annelerinin varlığından ibaret kardeşler. Ayrı dünyalarda yaşamaya devam ederlerken, köyünde yalnız olan anneleri Nusret’in (Tsilla Chelton) kaybolması onları bir arabaya sıkıştırıyor. Kapıların açılıp çarpılması çok da uzun sürmüyor. Ve Alzheimer hastası anneleriyle şehre döndüklerinde Pandora’nın Kutusu ardına kadar açılıyor; bütün kötülükler açığa çıkıyor…

Ustaoğlu’nun filmi sevgisizliğe, anlayışsızlığa ve kabuğuna çekilmişliğe dikkat çekerken aslında nasihatçi bir konuma da düşüyor. Üç kardeşin de ayrı ayrı erdemsizliklerini, iradesizliklerini ve kişiliklerini ortaya dökme planına dayalı senaryoda neredeyse her sahne ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ kıvamında. Neyse ki, kimse ‘yoğurdum ekşi’ demeyeceği için bu bir sorun teşkil etmiyor. Ancak Ustaoğlu, ne kimseyi kimseden üstün tutuyor, ne de karalama yoluna gidiyor. Üç farklı karakterin farklı yaşamlarını ve farklı sorunlarını süzerek bir kusurlar demeti sunuyor.



Seyirciden, hisse çıkarması beklenen kıssalar zinciri filmle beraber başlıyor. Yeşim Ustaoğlu seyirciye iletişimin altın noktalarını hatırlatıyor. Uyumlu olabilir misin diye soruyor. Şehirden uzakta bir köy lokantasında, kendini rahat hissedip topluluğa dahil olabilir misin, yoksa yabancılaşır ve kabuğuna mı çekilirsin? Bir de üstüne hor görüp böbürlenir misin? Daha önce yediğin kazıklar güven duygusunu, güvenme ihtiyacını tümden ortadan mı kaldırmalı diyerek kızıyor mesela. Belki prensipli olmamakla suçluyor bizleri. Hayata karşı dik duramamakla, eğilip bükülmekle suçluyor. Anlayışlı olamadığımız için çok sinirleniyor. Anlayışlı olabilmek karşımızdakini anlayabilmeyi gerektirir. Buna çaba göster(e)mediğimiz için başımızı önümüze eğmemiz gerekiyor. Dokunmanın önemini hafife alanlara da kızıyordur belki; iki yabancı olarak evlilik sürdürmenin kaçıştan ibaret olduğunu fark edemeyenlere… Sonra bir de kontrol etme, hakim olma hastaları var. Sıkmanın, boğmanın insanları kaçıracağını düşünemeyenler var. Sorunu olduğunda sorumluluk almaktan kaçacak kadar bencil insanlar da var. En zor geleni de sabırlı ve şefkatli olabilmek, ne kadar zor bir şey değil mi? Hele uzlaşabilmek ne mümkün!


Nusret annenin hastalığı ve konumu karşısında, kardeşlerin karşı karşıya kaldığı durumlar ve verdikleri tepkileri ölçerken dikkatimizi bir başka karakter çekiyor. Nesrin’in oğlu Murat’ın (Onur Ünsal) anneannesi ile diyaloğu ve davranışları, sevgisizliğin büyüdükçe artan bir unsur olduğunu ortaya koyar gibi. Kardeşlerin beceremediğini doğallığıyla becerebilen ve anneannesini olduğu gibi kabul eden, onu kendi haline bırakan tek kişi olan Murat, dağların çağrısına uymak isteyen anneannesinin engellenemeyeceğini hüzünlenerek de olsa görebiliyor. Ama aslında henüz sevgiyi ve şefkati kaybetmemiş genç Murat’ta bile hissizleşmenin başladığını söylüyor Ustaoğlu. Bir de kardeşlerin küçüğü Mehmet’in konumunda olanlar var. Olgunlaşmanın, hayatın içine daha da fazla girmenin insanlardan bir şeyler kaybettireceğinin farkında olanlar… Bilinçli olarak dışarıda kalmayı tercih edenler; plan yapmamayı, büyümemeyi, sorumluluk almamayı tercih edenler... Ama Mehmet de durumunu biliyor ve diyor ki; “Yani sonunda bir şekilde teslim oluyorsun üstad.”

Bilgelik Ağacı'nın Tadı Damağımızda...


The Fountain / Kaynak

Üçüncü uzun metraj filmi The Fountain öncesinde 65 bin dolarla Pi’yi, 5 milyon dolarla da Requiem For A Dream’i kotaran ve sinemaseverlere muhteşem iki eser veren Darren Aronofsky’nin The Fountain için 100 milyon doların üzerinde maliyet çıkardığını ve hikaye oluşturma, senaryo yazma, sahne tasarlama çalışmalarının yıllarca sürdüğünü duymak ilk anda sorunlu bir filmle karşı karşıya olduğumuz izlenimi veriyor. Hele bir de üzerine, dördüncü ve şimdilik son filmi olan The Wrestler’ın neredeyse Dogma sertifikasına layık görülebilecek kadar sade ve doğal yapısı anımsandığında söz konusu fantastik, görsel efekt zengini, pahalı eserinin (şimdilik) neden bir istisna gibi durduğuna önem vermek, filmi tamamlayabilmek için Aronofsky’nin nasıl bir savaş verdiğini düşünerek, bu projenin onun için ne kadar özel olabileceğini tahmin etmek gerekir. Sadece açılış sahnesini kafasında biçimlendirmek için bile yıllarca düşünmüş olması ve bu sahne için harcanan paranın önceki filmlerinin maliyetini kat kat aşması, Darren Aronofsky gibi ne yaptığını çok iyi bilen birinin filme duyduğu özeni kanıtlamaya yetiyor. Sahnede resmedilen mekanın ve gerçekleşen olayın nerden ve ne için alıntılandığına bakılınca bunun için yıllarını vermesini normal karşılamak, hatta teşekkür etmek lazım. Ne de olsa Eski Ahit’in, Yaratılış (Genesis) bölümünde “Günahın Ve Acı Çekmenin Başlangıcı” olarak nitelendirilen 3. kısımda değinilen Yaşam Ağacı, Aden Bahçesi’nin kapısı ve onun korunma şeklini hayal edip canlandırmak ve bunu beyazperdeye yansıtmak hayli cesaret ve emek isteyen bir iş; detayları kolay kolay keskinleştirilemeyecek ve sonuçtan yüzde yüz emin olunamayacak bir girişim.

Aronofsky, Eski Ahit’in Yaratılış, 3:24 dizesini alıntılayarak açıyor The Fountain kitabını. Ve ilk önce bu dizede bahsedilen engellere meydan okuyan bir karakter sergiliyor gözlerimizin önüne. İnsanoğlu için günahın ve acı çekmenin başlangıcını, sonsuz ve huzurlu yaşamın Adem ve Havva’nın elinden alınmasını anlatan eski ahit hikayesinin tam metnine göz atmakta fayda var. Çünkü Adem’le başlayan bu kusura isyan, son insana kadar devam edecek diyor bu filmle Aronofsky. Ve tam bu noktada senaryo üzerinde filme verilen ismin The Last Man olması da anlamlı hale geliyor.

(1) RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan, kadına “Tanrı gerçekten ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu.
(2) Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı,
(3) “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.”
(4) Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi,
(5) “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”
(6) Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.
(7) İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
(8) Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.
(9) RAB Tanrı, Adem’e “Nerdesin?” diye seslendi.
(10) Adem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi.
(11) RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?”
(12) Adem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı.
(13) RAB Tanrı, kadına “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi.
(14) Bunun üzerine RAB Tanrı, yılana “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.
(15) Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.”
(16) RAB Tanrı, kadına “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.”
(17) RAB Tanrı, Adem’e “Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.
(18) Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin.
(19) Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.”
(20) Adem karısına Havva (İbranicede Yaşam) adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi.
(21) RAB Tanrı, Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.
(22) Sonra, “Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “Artık Yaşam Ağacı’na uzanıp meyve almasına izin verilmemeli.”
(23) Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem’i Aden (Cennet) bahçesinden çıkardı.
(24) Onu kovdu. Yaşam Ağacı’nın yolunu denetlemek için de Aden Bahçesi’nin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

(Kaynak: Eski Antlaşma © The Bible Society in Turkey, 2001)
Filmi henüz izlemeyenlerin yazının devamını okuması sakıncalıdır.

Her birini Hugh Jackman’ın canlandırdığı üç karakterin sonsuz yaşamak ve yaşatmak uğruna Hayat Ağacı’nın peşinde olduğu bu iç içe geçmiş üç ayrı zamandan öykünün temelini The Fountain isimli bir kitap sağlıyor. Rachel Weisz’ın canlandırdığı Izzi karakterinin kaleme aldığı kitap, 16. Y.Y. İspanya’sında yine Weisz’in oynadığı Kraliçe Isabella’ya Hayat Ağacı’nı bulmak için söz veren asker Tomas’ın hikayesi ile başlıyor. Ancak Izzi’nin bozulan sağlığı kitabı bitirmesine imkan vermeyince bu sorumluğu eşi Tommy’ye bırakıyor. Özel bir kuruluşta tümör araştırmak ve çare bulmakla görevli Doktor Tommy’nin kitabı okuyuşu esnasında geçmişteki hikayeye onun gözünden ortak oluyoruz. Görevi sırasında buldukları bir ağaç parçasının kobay üzerinde gençleştirici etkisine tanıklık ederek Yaşam Ağacı’nı bulma hikayesine ortak olan Tommy’nin, tam da bu gelişmeler sırasında Izzi’nin ölümüne engel olamadığı için yaşadığı isyan ve hırs hikayeyi günümüz zamanına taşıyor. Kitaba yazacağı son bölüme kendini ve yaşatabilme hırsını katan Tommy, Mayalıların inanışlarına göre hareket ediyor ve bilinmez bir geleceğe taşınan hikaye boyunca ‘İnsan sonsuz yaşamın altından kalkabilir mi?’ sorusuyla da bizleri sıklıkla karşı karşıya bırakıyor. Ağacın yaşlandıkça katmanlaşan gövdesi gibi sonsuz yaşayan insanın da kollarına her anı için çizgiler çektiğini hayal eden Aronofsky, biriken onca yükün, geçmişle hesaplaşmanın ve kederin ağırlığını seyirciye hissettirmeyi de başarıyor.


Izzi’den devraldığı kitabı bitirme sorumluluğunu her an hisseden Tommy’nin yol haritası ise Mayalıların yaradılış efsanesi. “Ölüm yaradılışın bir parçasıdır… İlk peder, yani ilk insan dünyayı yaratmak için kendini kurban etti. Hayat Ağacı karnından çıktı. Onun bedeni ağacın kökleri oldu. Yayıldılar ve yeryüzünü oluşturdular. Ruhu dallar oldu, yukarı uzanıp gökyüzünü oluşturdu. Geriye tek kalan kafasıydı. Çocukları kafayı cennete astılar ve Xibalba’yı yarattılar…” Mayalılar ölen yıldızın etrafındaki nebulaya Xibalba adını verdiler. “Xibalba Mayalıların öteki dünyasıydı. Ölü ruhların yeniden doğdukları yer.” Tommy, Izzi’nin mezarına bir tohum ekti. Tohum ağaç oldu. Izzi’nin o ağacın bir parçası haline geldiğine inandı. Ve onu Xibalba’ya götürdü. Tommy, Adem’in fedakarlığını üstlenmesi gerektiğini anladı. Yıldız patladı, öldü ve ağaca hayat verdi. Adem bir kez daha yaşam için kendini feda etti. Ve böylece Izzi’nin istediği gibi, kitap İspanya’da başlayıp Xibalba’da sona erdi. Topraktan yaratılan Adem, her toprağa dönüşünde yaşam vermeyi sürdürdü. Ve ölüm yaradılışın bir parçası, ölenin huzura giden yolu oldu. Yaşamın döngüsü ve ruhun sonsuz varlığı Aronofsky’yi bu filmi yapmaya itti.

Filmin harika kurgular eşliğinde tekrar tekrar izlettirdiği ve gözümüze sokup ezberlettiği Tommy ve Izzi’nin tartışma sahnesine de özel bir ilgi göstermek lazım. Karda yürüyüş yapma teklifi ile gelen Izzi’yi tersleyen Tommy’nin aklından çıkaramadığı bu olayın kurgudaki yeri ve çözümü, filme ‘ilişkilerin yaşamı’ açısından bakmamıza da olanak sağlıyor. Izzi’yi reddederek o an daha çok heyecan duyduğu işini tercih eden Tommy için bu olay Izzi’yi, daha doğrusu ilişkisini kaybetmesinin başlangıcı diyerek yola çıkabiliriz. Hem Tommy’nin filmde sürekli bu an ile hesaplaştığını görmek, hem de bu olaydan sonra Izzi’nin hastalığını keşfetmeleri ve ölümü, simgesel olarak Izzi ile ilişkiyi örtüştürüyor. İlişki o an için kırılmıştır ve onarmak için yapılması gereken tercih edilmemiş ve hata yapılmıştır. İlişki hasta olur, hissizleşir ve ölür. Ve kafasında sürekli geçmişe giden insan, kaybettiği ilişkiyi yaşatabilmek için hırs ve istekle dolar. Ancak Bilgelik Ağacı’nın meyvesini tatmıştır Adem oğlu. İyiyle kötünün ayrımına varmıştır. Yaşam Ağacı’ndan medet ummak yasaktır artık. Yapılması gereken öldürmeyip yaşatmak, doğru zamanda doğru olanı yapmaktır. Nitekim Tommy’nin ölümü kabullenişinin hemen öncesine kurgulanan sahnede, Tommy’nin ilk defa tartışma sonrası doğru olanı yaptığını görürüz. Ve kabulleniş ruhları huzura kavuşturur.


Üçüncü filminde de Aronofsky ile çalışmayı sürdüren görüntü yönetmeni Matthew Libatique ve müzisyen Clint Mansell, adeta The Fountain’e yaşam verircesine unutulmaz görüntülere ve müziklere imza atıyorlar. Aronofsky’nin harika kurgusunu görsel olarak besleyen Libatique ve akıllardan çıkmayan melodilere sahip bir soundtrack sunan Mansell filmin aldığı ödüllerde ve adaylıklarda en çok öne çıkan iki isim olarak emeklerinin karşılığını aldılar. Bir de Hugh Jackman’ın hakkını teslim etmek lazım ki, 2006 yılında hem The Fountain, hem de The Prestige’in görücüye çıktığını düşünürsek, o yıl kariyerinin zirvesini yaşadığını söylemek yanlış olmaz.


Soundtrack:

THE FOUNTAIN
MUSIC FROM THE MOTION PICTURE

Besteci: Clint Mansell
Yorumcular: Kronos Quartet, Mogwai
Toplam Süre: 46:15



Fikir vermek amacıyla hazırlanmış örnek kayıtlardır.


İyi Kıyametler!


Southland Tales / Kıyamet Öyküleri

"This is the way the world ends.
This is the way the world ends.
This is the way the world ends.
Not with a whimper…
But with a bang.”

Kıyamet senaryoları içerisinde en sık öngörülenlerden biridir insanoğlunun kendi sonunu hazırlıyor olduğu. Hatta kıyamet temalı filmler, eğer bu noktaya parmak basıyorlarsa birbirlerine çok benzer, birbirlerini çağrıştırırlar. Öyle ki, bu benzerlik filmler arası selam göndermeleri de kolaylaştırır. “Kıyamet Öyküleri” filminin girişinde dile gelen yukarıdaki alıntı, bu ortak temalı filmlerin ortak sözü ve mesajı gibidir. Filmlerde kıyamet, yaşayanlar için bir şok, ansızın gerçekleşen bir son; sorumluları için ise bir burnu büyüklük, olsa olsa bir hatadır. Çok büyük bir hayali gerçekleştirmenin derdine düşüp gözünü karartmanın sonucudur. Makineleşmeye duyulan bitmek tükenmek bilmez iştah, silahlanmaya ve teknolojiye duyulan güven, her şeyin ve herkesin kontrol edilebilmesi arzusu, bilimsel deneyler ve canlı kopyalama merakı, tüketimin ve enerji kaynağı ihtiyacının sonu gelmez artışı, doğal dengenin ve tabiatın bozulması, beklenen meşhur 3. Dünya Savaşı tablosu ve sonrası… Hepsi insanoğlunun kendi sonunu hızlandırışının temellerini oluşturur. “Kıyamet Öyküleri” filmi adeta bu öngörülerin hepsinin bir kolajı ve toplamı gibidir.

Kıyamet filmleri ne kadar ciddi korkular barındırsa da, izleyiciler için en keyifli seyirliklerden biri olmaktan da kurtulamaz. Bilinmez sulara yelken açacak olsa dahi hevesle koşacağımız şüphe götürmez olan her türlü teknolojik gelişmelerin, savaşların, karmaşanın yer aldığı bu felaketli filmlerin seyirciye salgılatacağı adrenalin; vaat edeceği aksiyon, heyecan; ihtiva edeceği müthiş efektler ve büyük patlamalar seyircinin popcornlarını hızlıca tüketmesine, gündelik hayatlarından kopup gitmesine neden olur. Sonumuzu işaret eden bu filmlerden ne kadar üzgün ve umutsuz çıkan olur bilinmez ama basının ve televizyon dünyasının felaketlere tanık olma iştahının topluma da çoktan yansımış olduğu bir zamanda, kıyameti televizyonlardan yayınlamanın heyecanını duyan medya patronları olduğu kadar, bu anı izlemenin heyecanını duyacak insan potansiyeli de giderek fazlalaşacaktır. Diyebiliriz ki, kıvrandırılabilinecek ya da sorumluluğa davet edilebilinecek insan sayısının azlığı, kıyamet filmlerini heyecan verici beklentilere karşılık vermekten ötesi için aciz konuma düşürmüştür bile. Richard Kelly de bunun farkında olacak ki, filmini “Bu, dünyanın sonuna dair bir komedidir” diyerek özetlemiş, komedi tadında bir kıyamet öyküsüne imza atmıştır. Kelly’nin hedefi komedi olunca, filmin görücüye çıkışından bu yana görülen yüksek orandaki beğenmezliğin nedenleri arasına Kelly’nin espri anlayışının genel olarak kabul görmemesini eklemek mümkündür.


Richard Kelly’nin filmi ‘bir karanlık gelecek tablosu daha’ çizmekten ziyade, ‘ne olacaksa artık olmaya başladı bile’ tavrı içerisindedir. Hatta 2006 yılında salonlarda boy göstermeye başlayan film, 2005 yılında 3. Dünya Savaşı’nı çoktan başlatmıştır. Ciddi ve gerçekçi eleştirileri içinde barındırsa da eğlencelik, alaycı, hatta karikatür bir bakış açısının ön planda olduğu bir film “Kıyamet Öyküleri”. Aslında bir çizgi roman uyarlaması tadı hemen fark edilir. Fakat bu şaşılacak bir durum sayılmaz. Çünkü Kelly, altı bölümlük ana hikayenin ilk üç bölümünü çizgi roman olarak tasarlayıp yayımlarken sonraki üç bölümü beyazperdeye saklamış. Filmin hemen başındaki özet amacı taşıyan grafik haber ekranının sağ tarafında listelenmiş halde görebileceğimiz ilk üç bölümün isimleri, çizgi romandan alınan illüstrasyonlar filmle bütünleştiği anlarda seyirciye göz kırpıyor. Çizgi roman serisi olarak başlayıp sinema salonlarında son bulan bir macerayı oluşturmak oldukça farklı bir girişim. Şüphesiz bu film yüksek beğeni kazansaydı ya da gişe hasılatı oldukça tatmin edici olsaydı izleyiciler veya yapımcılar filmdeki her karaktere ait başka filmler bile isteyebilirdi, pek çok popüler çizgi roman için istendiği gibi. Ama bir çizgi roman uyarlamasını karlı yapan ve yapımcıların avuçlarını kaşındıran ilk şey, o çizgi romanın şöhretidir. En iddialı çizgi roman uyarlamasının bile aslında yaratıcılık adına kolaylık sağladığını göz önüne alarak Kelly’nin bu denemesinde daha zor olanı yapmaya çalıştığını düşünüp, tebrik ediyoruz.

Hikayemiz normal seyrinde akmaya başlayana kadar dünyadaki son gelişmeleri özetleyen anlatıcı eşliğindeki giriş bölümü aslında zorlayıcı ve filme girmeyi engeller nitelikte, hızlı bir bölüm. İlk izleyişte ekranlar ve grafikler aracılığıyla sunulan bilgi bombardımanından rahat çıkmak hiç kolay değil. Aslında önemsemeden yapılan televizyon zaplamalarından bir farkı da yok ama bir şey kaçırma korkusu insanı yiyip bitirirken filmi rahatça seyretmeye başlamaktan söz edilemez. Filmin komedi ve macera vaadini itip ayrıntılarda boğulma ve filmi bırakma riskini Kelly’nin de göze almış olduğunu, biraz sabır beklediğini düşünmekten başka tutunacak dal bulamayabiliriz. Ancak yine de film büyük bir kesim tarafından anlamlandırılamadı, konumlandırılamadı. “Donnie Darko”nun ikincil konularında olduğu gibi “Kıyamet Öyküleri” de kafaları karıştırdı. Ve belki Kelly, anlaşılmayacak bir şey yok demek için daha önce Donnie Darko’da yaptığı gibi ileride bu filmi de yeniden kurgulamayı, eklemeler yapmayı deneyebilir.

Richard Kelly’nin “Donnie Darko”’da takıntılı olduğu kuantum fiziği, zaman ve boyut, kader gibi konular Kıyamet Öyküleri’nde de aynı oranda yerini koruyor. Bir “Donnie Darko” daha beklentisi ile izlenildiğinde suratlar asılsa da çok farklı bir sinema yolculuğu ve dikkat çekici bir görsel yapı izleyiciyi bekliyor. Amerika’nın neredeyse her şeyinden beslenen filmde gündelik hayatın can damarı olan video oyunlarının, TV şovlarının ve internetin ne kadar güçlü bir konumda olduğunun vurgusu yapılıyor. Hatta filmin resmi internet sitesinde yer alan “internet gelecektir” ibaresi gözlerden kaçmıyor. Kısaca el atmadığı konu olmayan filmin içeriği kadar karakterleri de kalabalık ve karmaşık. Oldukça karikatürize edilmiş karakterleri ete kemiğe büründürmek konusunda hayli başarılı olan Dwayne Johnson, Seann William Scott, Sarah Michelle Gellar, Justin Timberlake gibi sürpriz isimler filme olağanüstü uyum sağlıyor. Video klip ve video oyun görselliği sadece bazı bölümlere değil, filmin bütününe hakim. “Donnie Darko”’da olduğu gibi bu filmde de özenle seçtiği güzel şarkıları seyirciye dinletmekten çekinmeyen Kelly, “Kıyamet Öyküleri”’nin orijinal müzikleri için Moby ile işbirliği yapmış. Filmden kesip video klip olarak yayınlamakta bile sakınca görülmeyecek bölümler saymak mümkün. Boşluğa düşmüş Irak gazisi karakteriyle Justin Timberlake’in uyuşturucunun etkisindeyken eline mikrofonu alıp söylediği The Killers’dan "All These Things That I've Done", Rebekah Del Rio’dan farklı bir Amerikan Marşı yorumu ve Moby’nin “Memory Gospel" şarkısı eşliğindeki dans sahnesi video klip olmayı hak edecek denli özel çalışmalara örnek olarak sayılabilir.


Kıyamet, “Dr. Strangelove”da olduğu gibi silahlanmanın doruk noktası ile mi gelir, yoksa “The Terminator” veya “The Matrix”de olduğu gibi insan ürünü yapay zekalar mı sonumuzu getirir bilinmez ama insanoğlunun kıyamete bakışı giderek ‘kaçırılmak istenmeyecek bir şov’a dönüşmeyi sürdürüyor. Ve her şey başladığında televizyon ekranlarında ya da caddelerde duyacağımız anonslar da tıpkı “Kıyamet Öyküleri” filminin finalindeki gibi olabilir;

“Ladies and gentleman, the party is over. Have a nice apocalypse!”

(Sinemaximum / 2009)

Büyülü Şehirler


In Bruges

Yönetmenlerin şehir aşklarının sinemaya, sinema aşklarının da şehirlere olan katkısı diğer temaları ve sanatları kıskandıracak nitelikte. Elbette bu iki sevda bir araya gelince ortaya çıkan güzel ürünlerin sefasını da seyirciler çekiyor. Aynı anda hem güzel bir film izlemenin, hem de bir şehri ilk kez veya yeniden keşfetmiş olmanın damaklarda bıraktığı tat bir başka oluyor. Şöyle bir düşününce, farklı kulvarlarda bile olsa yönetmenlerin şehirlerle özel bağlar kurduklarını ve onları beyaz perdeye yansıtma arzusunun pek çok yönetmeni sardığını görebiliriz. Örneğin New York yönetmeni olarak anılmak için Woody Allen ve Martin Scorsese adeta yarışmış gibidir. Federico Fellini’nin Roma aşkı çok göze çarpar ancak Vittorio De Sica’nın “Umberto D” filmindeki Roma arka planı da hafızalardan yitecek gibi değildir. Yeni kuşaktan Richard Linklater, şimdilik ikileme olarak duran “Before Sunrise”, “Before Sunset” filmlerinde Viyana ve Paris’i seyirciye de arşınlatır. Jim Jarmusch, “Night On Earth” filminde hızını alamayıp izleyiciye beş bölümde taksi ile beş ayrı şehir turu attırır. Şimdilerde popüler olan “Paris, I Love You” ve “New York, I Love You” gibi projeler göz önüne alındığında ise şehir aşkının, şehirlere karakter ve duygu yükleme arzusunun yönetmenlerin ortak ilgi alanı olduğunu, onları bir araya getirdiğini bile söylemek mümkün. Elbette yönetmenlerin şehirlere olan sevdası gezip beğenmiş olmaktan çok daha fazlasını da içermeli. Aksi takdirde Manhattan’ı, Brooklyn’i arkasına aldığında devleşmiş Woody Allen’ın Avrupa turnesinde ürettiği filmleri gibi, ne kadar iyi olsalar da yönetmenin de bir turist olduğunu bağıran, şehir kimliğini yansıtmaktan uzak filmler ortaya çıkacaktır. Son bir iyi örnek olarak Nicolas Roeg’in insanı Venedik’te boğan “Don’t Look Now” filmini de kaçınılmaz olarak dile getirelim. Zira In Bruges, Roeg’in filmi ile yakın temas kurma çabasını asla gizlemiyor.

Sonuçta insanların aklına bir şehir kazıyan nice güzel film var ama kaç tanesi için bu filmde olduğu gibi “bir Noel vakti Bruges’a gitmek istiyorum ve eminim her yeri elimle koymuş gibi bulurum” düşüncesi oluşabilir? Belki de bu filmi izleyenlerin aklında en çok Bruges şehri kalacak çünkü filmi izlerken her şeyden önce Bruges şehrindesiniz.

Filmde iki tetikçinin yerine getirdikleri görev sonrası saklanmak üzere geldikleri Bruges’da başlarından geçenler aktarılıyor. Ancak görev sırasında tedbirsizlik sonucu bir çocuğun da ölümüne yol açan Ray karakteri üzerinden kendini yargılama, vicdan, prensipler ve bir şans daha hak etme çatışmaları da cereyan ediyor. İrlandalı tiyatro yazarı Martin McDonagh bu ilk uzun metrajlı filminde yine İrlandalı oyuncular Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ı başköşeye yerleştiriyor. Colin Farrell ismi pek çok kişinin yüzünde bir ekşime oluşturabilir ama bu filmde başarılı olduğunu ve Altın Küre ödülü dahi aldığını söyleyerek ön yargıları yıkmaya çalışalım. Azap çeken, kafası dağılmış, her hangi bir şeye yoğunlaşamayan ama dinamik, meraklı ve maceracı bir tetikçi olan Ray karakterini canlandıran Farrell, sahip olduğu İrlanda aksanının da katkısıyla bu dramatik kara komediye çok yakışan bir oyun sergiliyor. Brendan Gleeson ise daha olgun, sabırlı hatta koruyucu karakteriyle diğer tetikçi Ken karakterini canlandırıyor. O da en az Farrell kadar başarılı. Ken, Bruges’un özellikle mimarisini görüyor olmaktan çok memnun ve bu saklanma dönemini adeta bir kültür gezisi gibi görüyorken Ray’in ilgisini hiç bir şeye verememesi ise tamamen makul görünüyor. Vicdan muhasebesi yaşayan bir karakter olan Ray için dünyanın neresinde olduğunun önemsizliği Araf sorgulamasıyla dile geliyor. Beklenildiği üzere de gördüğü Araf tablosu, güzel bir kız, içki ve uyuşturucudan başka ilgisini çeken bir şey olmuyor.

İkilinin prensip düşkünü patronları Harry Waters (Ralph Fiennes) için Ray’i affetmek mümkün değil. Ken’den Ray’i öldürmesini isteyecek, Ken ise ilginç bir şekilde infaz görevini yerine getiremeden Ray’in intihar girişimini engellemek sorumluluğunu bile üstlenmek durumunda kalacaktır. Son bölümlerde filme dahil olan Fiennes de Harry karakteriyle filme çok şey katıyor. Bu filmdeki oyunculuğu ile oldukça farklı bir Fiennes parlıyor diyebiliriz.

Filmi izlerken fark edeceğiniz ilk şey Bruges’un Venedik’i hatırlatan özellikleri; benzer su kanalları ve mimarisi. Daha sonrasında şehirde turlarken Don’t Look Now filminin Hollanda için parodisini çektiklerini söyleyen bir sete rastlamakta geç kalmıyoruz. Bu rastlantı sonrası filmin ve şehrin mistik bir havaya büründüğünü söylemek bile mümkün. Don’t Look Now’ın bu filmle teması sadece şehir benzerliği ve set rastlantısından ileri gelmiyor. Yönetmen/yazar Martin McDonagh’ın senaryosundaki Ray karakteri adeta Don’t Look Now filminden transfer edilmiş bir ruh hali yaşıyor. Karşılaştığı diğer karakterler ve şehir, Ray’i Don’t Look Now’daki çifte benzer bir şekilde etkiliyor. Büyülenmişlik, arada kalmışlık halinin Roeg’den beslenildiğini çekinmeden belli eden McDonagh’ın gönderdiği bolca selamdan biri olan finalde ise Venedik’teki büyük aldanma Bruges’da da bizi bekliyor, daha önemsiz ama hoş bir sürpriz olarak. Bruges şehrini büyüleyici bir şekilde seyirciye aktaran film akıllarda bolca kartpostallık görüntü bırakıyor.

Filmin Bruges’dan sonra dikkat çeken diğer özellikleri karakterler ve diyaloglar. Film boyunca hikayeye dahil olan tüm karakterler oldukça renkli ve orijinal. Diyaloglar ise unutulur gibi değil. Meşhur İngiliz soğukluğu ve hicvinin güzel örneklerini taşıyan zekice yazılmış diyaloglar filmin keyif katsayısına bir puan daha eklerken yönetmenin oyun yazarlığından sinemaya taşıdığı yeteneğini gözler önüne sunuyor. In Bruges ilk bakışta eğlenceli bir film gibi görünse de aynı zamanda insancıl ve duygusal bir film olduğunun ispatını soundtrack’iyle bile yapıyor. Finaldeki kovalamaca sahnesine dek müziklerde de, filmde de son derece renkli karakterler ve diyaloglar olmasına karşın hüzün ve sıkıntılı ruh halleri hakim.

Amerika ve İngiltere’deki ödül törenlerinde senaryo dalında sıkça boy göstermesiyle göze çarpan ve ülkemiz sinemalarında gösterime girmesi hala beklenen film tekrar izleme isteği uyandıracak kadar keyifli bir seyirlik. Bruges deneyiminden geçmek için bile izlenmeli.

(Sinemaximum / 2009)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...